İstivanın Manası Nedir ? Bu konuda ehli sünnetin imamlarının görüşlerini nakledermisiniz?

*******

Öncelikle şunu ifade etmeliyiz ki; istivâ kelimesinin geçtiği ayetler, müteşâbihat’tandır. Gerek mukattaa harfleri, gerekse müteşâbih ayetlerlerin manaları-te’villeri hakkında efrâd-ı ümmetin, hatta ulemânın dahi bu âlemde pek fazla nasipleri yoktur. Onlarla alakalı hikmet ve esrâr peygamberlere (aleyhimüsselâm) ve onların hakiki varisleri ile müntesiplerinden pek az insana verilmiştir. O bakımdan aşağıdaki sorunuzla alakalı cevabî yazımızdan evvel, linkini vereceğimiz şu makaleyi dikkatle okumanızı tavsiye ederiz. http://halisece.com/islami-yazilar-ve-makeleler/393-kuranda-mutesabih-ayetler-ve-mukattaa-harfleri.html

***

İstvâ ne demektir?

Düzgün olmak manasındaki "s-v-y" masdarından müştak olan istivâ lûgatte, iki şey birbirine eşit olmak, düzgün olmak; "alâ" harf-i cerri ile (edatıyla) kullanıldığında yükselmek, tahta çıkmak; "ilâ" harf-i cerri ile kullanıldığında yönelmek, kastetmek; "be" edatıyla kullanıldığında helâk olmak anlamlarına gelir. İstivânın asıl anlamı, bir şeyin eşit ve düzgün olmasını istemektir.

İstivâ kelimesi Kur'an-ı Kerim’de fiil kalıbıyla "istevâ-yestevî" şeklinde 35 âyette geçmiştir. Bunlardan dokuzu Allah ism-i celâli ile, diğerleri insan, melek, canlı-cansız varlıklarla ilgili olup şu manalarda kullanılmıştır:

1- İki şey eşit olmak, yirmi âyette geçen yestevî-testevî, yesteviyâni ve testeviyâni fiillerinin tamamı bu manadadır. "(Rasûlüm) de ki: murdar (pis) olan şeyle temiz olan şey bir (eşit) olmaz...” [Mâide suresi, 100], "De ki: Kör ile gören bir olur mu? (Gören ile görmeyen eşit olur mu?)..." [Ra'd suresi, 16], "Ölüler ile diriler müsavi (eşit) olmaz..." [Fâtır suresi, 22], "De ki: Bilenlerle bilmeyenler müsavi / eşit olur mu?..." [Zümer suresi, 9]

2- Bir şey doğru düzgün ve mûtedil olmak, dikilmek ve doğrulmak; "(O ki) akıl ve re'yinde kâmil (bir melek)dir. Hemen (kendi suretine girip) doğruldu (festevâ)..." [Necm suresi, 6] Cibril'in doğrulması, kendi suretinde ortaya çıkıp görünmesi anlamındadır.

"....Onların (mü'minlerin) Tevrat'taki vasıfları ve İncil'deki vasıfları şöyledir: Bir ekin gibidirler ki o ekin filizini çıkardı, onu güçlendirdi, kalınlaştı ve gövdesinin üstüne dikildi (festevâ)..." [Fetih suresi, 29] Ekinin doğrulması, dikilmesi; düzgün olması, eğilmeden dimdik sapı üzerinde durmasıdır.

3- Yerleşmek binmek, oturmak ve karar kılmak; "(Ey Nuh!) Sen ve yanında bulunanlar gemiye yerleştiğiniz zaman (feize'steveyte), bizi o zâlim kavimden kurtaran Allah'a hamd olsun de." [Mü'minûn suresi, 28), "O Allah ki bütün çiftleri yarattı ve size bineceğiniz gemiler ve hayvanlar var etti ki onların sırtına binesiniz (li testevuu alâ zuhurihî)..." [Zuhruf, 12-13], "Ey arz! Suyunu yut ve ey gök! suyunu tut denildi. Gemi Cûdi dağına oturdu (ve'stevet ale'l-cudiyyi)..." [Hûd suresi, 44]

Dokuz âyetteki "istivâ" kelimesi Allah ile ilgili olup şu anlamlarda kullanılmıştır:

a) Yönelmek; şu âyetlerde bu manadadır: "O Allah ki yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı, sonra göğe yöneldi (sümme’istevâ ile's-semâi) onları yedi gök olarak düzenledi. O her şeyi bilir." [Bakara suresi, 29] "Sonra duman (buhar-gaz) halinde bulunan göğe yöneldi (sümme’stevâ ile's-semâi) de, ona ve arz’a; isteyerek veya istemeyerek (buyruğumla varlığa) gelin (tekevvün edin) dedi, isteyerek geldik dediler." [Fussılet suresi, 11] Bu iki âyette Allah'ın (c.c.) önce yeryüzünü yarattığı, sonra yaratmak, düzene koymak üzere irâdesinin duman halindeki göğe yöneldiği "istivâ" kelimesiyle ifade edilmiş ve bu kelime "ilâ" harf-i cerri / edatı ile kullanılmıştır.

b) İstilâ etmek, kuşatmak: "O Allah ki gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları 6 günde (safhada-evrede) yarattı, sonra Arş’ı kuşattı (sümme’istevâ ale'l-Arşi: hükmü Arş’ı istivâ-istîlâ etti, hâkimiyeti altına aldı)." [Secde suresi, 4; Yûnus suresi, 3]; "O Allah ki gökleri görebileceğiniz bir direk olmadan yükseltti, sonra Arş’ı kuşattı, güneşi ve ayı iradesine boyun eğdirdi...." [Ra'd suresi, 2]

Âyetlerde Allah'ın yeri ve gökleri yarattıktan sonra Arş’ı istivâ ettiği bildirilmiştir. İstivâ fiili "alâ" harf-i cerri ile kullanılmıştır. İstivâ mefhumu Allah'ın bir makama kurulup oturmasını değil, mekân ve cihet olmaksızın O'nun yücelik ve üstünlüğünü, âlemi yönettiğini, her şeyi hâkimiyeti altına aldığını ifade eder. "İstevâ alâ arşihî" tabiri Allah'ın bütün yaratıkların Rabb'i, tedbir edicisi ve koruyucusu olmasından maksat; gücü, kudreti ve iradesinin mutlak yerine gelmesinden kinâyedir. Arş’ı istivâ ettiğini beyandan sonra “yüdebbirü'l-emre (işleri idare eder, çekip çevirir, yürütür), "O geceyi durmadan onu kovalayan gündüze bürüyüp örten, güneşi, ayı ve yıldızları buyruğuna boyun eğmiş vaziyette yaratandır." [A'râf suresi, 54] âyetleri buna karinedir.

Arş’ı da topyekün mükevvenatı da yaratan Allah'tır. O, Zû’l-Arş’dir; yani Arş-ı A’lâ’nın da sahibi O’dur. Allah Teala'nın Arş’a istivâsının gerçek mahiyetini insan bilip idrâk edemez, anlayıp kavrayamaz. Çünkü bu mevzuda Kur'ân-ı Kerim’de sarahaten bilgi verilmemiş sadece Rahmân'ın Arş’ı istivâ ettiği bildirilmiştir. [Tâ-hâ suresi, 5] (bk. Zü'l-arş)

Allah Teala'nın Arş’a istiva etmesi ne demektir, denilecek olursa, cevabımız şu olur:

Kur’an-ı Kerim, insanların diliyle inmiştir. Nitekim Cenab-ı Hak buyurur ki:

Biz, her peygamberi, ancak bulunduğu kavminin diliyle gönderdik ki, onlara apaçık anlatsın (onlara iyice açıklasın).” [İbrahim suresi, 4]

Halkın dilinde Arş, “saltanat koltuğu”, Arş’a istivâ da “idarenin / yönetimin başına geçme” anlamındadır. Türkçede de bu manada, “padişah tahta oturdu”, “falan kişi cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturdu”, gibi ifadeler kullanılır. Bunların anlamı, o kişinin o makama gelmesidir. Allah Arş’a istivâ etti, sözü de aynıdır. Kâinatın tedbirinin / yönetiminin Allah’ın yed-i kudretinde / elinde olduğunu ifade eder.

***

“İstivâ” hakkında ulemânın görüşleri

İstiva tabiri ile alakalı görüşlerini beyan eden âlimleri evveeliemirde iki gruba ayırmak mümkündür:

a) Te'vil yolunu seçenler

b) Te'vil yoluna sapmayıp sözü zâhiri üzere kabul edenler

İslâm tarihinde Allah'ın sıfatları mevzuunda te'vil yolunu başlatanlar, Mu'tezile âlimleridir. Onlara göre "istivâ", istilâ ve hâkimiyeti altına alma anlamındadır. [Eş'arî, Makalâtü'l-İslâmiyyîn, Kahire, 1969, 1, 285; İbn Hazm, el-Fısal fi'l-Milel ve'n-Nihal, Beyrut, 1975, 11, 123]

Mu'tezile, Allah Teâlâ'nın kulların vasıflandığı sıfatlarla tavsif edilmesinin caiz olmayacağını, bunların kabulünün teşbihi gerektireceğini söylemiştir. Bu çığırı ilk başlatan Ca'd b. Dirhem’dir (118/736). Ondan Cehm b. Safvân (128/745) bu görüşü almıştır. [İbnu'l-Esir, el-Kâmil, V, 236]

Niçin te'vil yoluna gittiklerini de şöyle izah ederler: "İstivâ sözünü zahirine hamledersek, Allah hakkında mekân ve yön tayin etmiş oluruz ki, bu, ancak cisimler için söz konusudur." Bu sebeple de bu âyetleri te'vil etmeyenleri Mücessime ve Müşebbihe olmakla itham ederler. Onlara göre Allah bir yerde değil, her yerdedir. Mu'tezile te'vil'in gerektiğini ileri sürerek Allah'ın bu sıfatlarını nefyetmiş olacağından, onları haberî sıfatları nefyedenler olarak tesbit etmek de mümkündür. [Metin Yurdagür, Allah'ın Sıfatları, s. 239]

Te'vile sapmayıp "istivâ" lafzını zâhiri üzere anlayanları da iki gruba ayırmak mümkündür:

a- Allah'ın cisim olduğunu söyleyenler…

b- Allah'ı mahlûkata /yarattıklarına benzetmeyenler…

Allah'ın cisim olduğunu söyleyenler, söz konusu ayetleri, insanın kürsiye oturması gibi Allah'ın Arş'a oturduğunu; insanlarda olduğu gibi Allah'ın da et, kemik ve kandan olup el, ayak, baş ve gövdesinin bulunduğunu söylerler. Bu sebepledir ki bunlara "Mücessime ve Müşebbihe" ismi verilmiştir. İbn Teymiye’nin Şam’da bir vaazından sonra kürsiden inerken yaptığı çirkin ve bir o kadar da tehlikeli teşbihte olduğu gibi… [Bkz. İbn Bâtûta Seyahatnamesi]

Allah'ı yaratıklarına benzetmeyi reddederek "İstivâ"yı kabul edenlere gelince…

Ehl-i Sünnet ve ümmetin selefîlerinin görüşü budur. İmam Eş'arî (rh. v. 324/935) meşhur "Makalâtü'l-İslâmiyyîn" isimli eserinde bu mevzudaki fırkaların görüşlerini serdederken şöyle demektedir: "Ehl-i Sünnet ve hadis ehli dedi ki: Allah cisim değildir ve yaratıklara benzemez. O, Arş'ın üzerindedir. Nitekim; "O Rahmân, Arş'a istivâ etti" buyurulmuştur. Allah'ın söylediğinden öteye gitmez, söz söylemeyiz. Aksine, keyfiyetsiz olarak istivâ etmiştir, deriz" [Eş'arî, a.g.e., I. 285]

İmam Eş'arî (rh.), bu sözleriyle Allah'ın, Arş'ın yukarısında olduğunu, bunun nasıllığının tarafımızdan bilinemeyeceğini, istivâyı te'vil etmenin ve Allah'ı yaratıklara benzetmenin yanlış olduğunu söylemek istemektedir. Nitekim "el-İbânetü an Usûli'd-Diyâne" isimli eserinde meseleyi daha geniş bir şekilde şöyle izah eder: "Biri çıkıp,

- ‘İstivâ hakkında ne dersiniz’? diyecek olursa, ona deriz ki:

- Allah, Arş'ı üzerine istivâ etmiştir. Nitekim Allah Teala şöyle buyurmaktadır: "O Rahmân Arş'a istivâ etti" [Tâhâ suresi, 5]; "Güzel söz O'na çıkar" [Fâtır suresi, 105]; "Hayır Allah onu (İsâ'yı) kendisine yükseltti" [Nisâ suresi, 158); "(Allah, yaratma) işi (ni) gökten yere düzenler" [Secde suresi, 5]. Allah (c.c.), Firavun'dan nakille şöyle buyuruyor: "Firavun dedi: Ey Hâmân, bana yüksek bir kule yap ki o sebeplere (yollara) erişeyim, (yani göklerin yollarına erişeyim de Mûsâ'nın ilahına çıkıp bakayım" [Mü’min suresi, 36-37]. Bu sözleriyle Firavun, Mûsâ’nın (a.s.), Allah'ın göklerin yukarısında olduğu şeklindeki sözünü yalanlamaktadır. Allah Teâlâ yine şöyle buyurmaktadır: "Gökte olanın, sizi yere batırmayacağından emin misiniz?" [Mülk suresi, 16]. Göklerin yukarısında Arş vardır. Arş, göklerin yukarısında olunca "Gökte olandan emin misiniz?" buyurmuştur. Çünkü Allah, göklerin üzerindeki Arş'a istivâ etmiştir. Her yukarıda olan, göktür. Arş, göklerin en yukarısıdır" [İmam el-Eş'ârî, el-İbâne an Usûlü'd-Diyâne, Medine 1975, s. 30-31]. İmam Eş'arî bu mevzuya devam ederek, dua esnasında insanların ellerini Arş'a doğru kaldırdıklarını, Mu'tezile, Cehmiyye ve Hâriciyye mezheplerine müntesib olanların, istivâ'yı istilâ, mülk ve kahr gibi şeylerle te'vil ederek Allah'ın her yerde olduğunu söylediklerini, Hak Ehli’nin (Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in) re’yi olan Allah'ın Arş'ın üzerinde' olduğu görüşüne karşı çıktıklarını anlatır ve bu mevzuda daha pek çok delil sıralar…

Matürîdîler istivâ ve diğer haberî sıfatları te'vil etmemişlerdir. [Süleyman Uludağ, Kelâm İlmi ve İslâm Akâidi, s. 50]

İmam Mâtürîdî (333/944) Kitâbu't-Tevhîd'de, "istivâ" ayeti ile ilgili muhtemel bir çok te'villeri (mülk, ulûvv, Arşı ta'zim ve teşrif, istilâ, kasd vb.) sıralayıp, teşbihe kaçan anlayışları reddeddikten sonra şöyle demektedir:

"Bu mevzuda bize göre aslolan şudur ki, Allah Teâlâ; ‘Hiç bir şey O'nun benzeri olamaz’ buyurmak suretiyle kendini mahlukatına benzetmekten tenzih etmiştir. Nitekim biz de O'nun fiillerinde ve sıfatlarında benzeri bulunmadığını, benzerlerinden münezzeh olduğunu yukarıda beyan etmiştik. Bundan ötürü, "Rahman'ın Arş üzerine istivâsını" vahyin getirdiği ve akılda sabit olduğu gibi kabul etmemiz gerekir. Artık biz bu ayetin belli bir mana ile kesin te'viline hükmedemeyiz. Çünkü zikrettiğimiz te'villerden herhangi birine ihtimali olduğu kadar; henüz bize ulaşmamış, teşbih şâibesi taşımayan başka bir manaya gelmesi de muhtemeldir. Biz ancak bu ayette Allah'ın o tabirle muradı ne ise, ona iman ederiz. Vahy ile sabit olan ru'yetullah vb. diğer meselelerde de inancımız böyledir. Bu hususlarda teşbihi nefyederek, hiç bir yorum yapmadan murâd-ı ilâhi her ne ise ona iman gereklidir. [Mâtürîdî, Kitâbü't-Tevhîd, s. 74] 

İmam-ı Azam Ebû Hanife (rh. v. 150/766) de aynı görüştedir ve şöyle demektedir:

“Allah Teala, kendisi için ihtiyaç ve (Arş’ın üzerine) istikrar (yerleşme) söz konusu olmaksızın Arş’ı istivâ etmiştir. O, Arş’ı da, Arş’tan başkasını (diğer bütün yarattıklarını) da korumaktadır. Eğer (Allah Teala Arş’a ve bir yerde yerleşmeye) muhtaç olsaydı, tıpkı mahlûkat / yaratıklar gibi âlemi yoktan var etmeye ve idareye muktedir olmazdı. (Bir mekânda) oturmaya ve karar kılmaya muhtaç olsaydı, Arş’ın yaratılmasından önce Allah Teala nerede idi? Allah Teala bundan (bir yere yerleşmek ve orayı mekân tutmaktan) münezzehtir”. [Bkz. el-Vasıyye, 73, bazı matbû nüshalarda bu ifadede önemli bir hata mevcuttur. Bkz. Çağdaş Dünyada İslâmî Duruş, 168 vd.]

Hâsılı, kelâm usûlünü / metodunu büyük çapta benimseyen imamlarımızdan Eş'arî'de müşahede edilen haberî sıfatların (ve müteşabihatın) te'vili mevzuunda muhafazakârlık, İmam Maturîdî'de de aynen mevcuttur. Ancak, Ehl-i Sünnetin her iki koluna mensup müteahhir âlimlerin aynı tutumu devam ettirmedikleri, te'vili benimsediklerini de biliyoruz. Müteahhirîn'in bu tutumunun sebepleri arasında, avâmın yanlış yorumlarla teşbihe düşmelerini önlemek gayesini sayabiliriz. Onlar bu gayeyle Arap dilinin müsaadesi çerçevesinde bu sıfatların mecâzi mâhiyette te'vilini caiz görmüşler, fakat yapılan bu te'villerin ihtimal dairesinin ötesine geçemediğini ve kesin olmadığını da belirtmeyi ihmâl etmemişlerdir. [el-Beydâvî, İşârâtü'l-Merâm min İbârâti'l İmâm, 186-189; krş: Gazâlî, el-İktisâd, s. 52-53] 

İmam Mâlik'e (rh.) Allah'ın Arş'a nasıl istivâ ettiği sorulduğunda; "O Rahmân, kendini vasıfladığı şekilde Arş'a istivâ etmiştir, O'nun hakkında nasıl sorusu sorulmaz" demiştir. Başka bir rivayete göre ise şöyle demiştir: "İstivâ (Arap dilinde anlamı) meçhul değildir. Keyfiyeti akıl ile bilinmez. Buna iman etmek vaciptir ve bu mevzuda soru sormak bid'attir". [Beyhakî, el-Esmâ' ve's-Sıfât; Mısır 1358, s. 408] Kısacası Selef hakkında şöyle denebilir: Onlar, nassların sınırlarını aşmamak için bu gibi mevzularda çok titiz davranır ve fazla izahatta bulunmaz, teferruata dalmazlardı. [Bkz. Şamil İslam Ans. İstivâ md.]

Go to top