İkili evlilliklerde birinci eşin rızasını almak gerekir mi? Almadan evlilik yaptıysa, 2. Kadında şiddet ve küfür yüzünden ayrılmak istediği halde adam bırakmıyorsa, ölüm ile tehdit ediyorsa, hem seni hem aileni öldürürüm diyorsa, yani mecburen kadın da bu yüzden dursa ve birinci eş ikinci gelen kadına beddua ediyorsa, bedduası geçer mi? Çocuğu özürlü olsun çeksin dursun falan diye, kadın zaten adamdan çekiyor bir de bedduadan çeker mi? Yine böyle bi evlilikte 1. Kadın boşanma davası açıp boşansalar ama adam ikinciye resmi nikah kıymasa çünkü ikinci eşi adamdan ayrılmak için resmi nikah istemese, adam da tutsa resmi nikahı 3. Bi başkasına yapsa... Böyle bi durumda yuva yıkan yine ikinci kadın mı olur? Not düşeyim 1. Eş kendine birini bulmuş mutluymuş, adam 3. Bulmuş evlenmiş, ikinci ise adamdan kurtulmuş.. 1.bedduası geçer mi? Başkasıyla evlense bu özürlü çocuk bedduası tutar mı diyor? Allah razı olsun hocam. (İsim mahfuz) 

*******

Değerli kardeşim;

Sorunuz bir bakıma bilmece-bulmaca gibi olmuş... Çetrefil, iç içe geçmiş. Âdeta muamma… Hayli zorlama ve zorlanma ifadeler yumağı… Ama gene de toparlayıp soru yumağınızı çözmeye ve cevaplamaya çalışalım.

1) Erkeğin ikinci evliliği yaparken karısından İslâmî fıkıh/hukuk bakımından izin alması şart değildir. Ancak aile huzuru-sükûn ve saadetinin devamı için ahlâken eşine haber verip bu hususta onun da görüş ve rızasını alması güzel olur, tavsiye edilir.

İslâm aile hukuku, dördü geçmemek üzere ve oldukça güç durumlara ve şartlara bağlı olarak erkeğin aynı zamanda birden fazla kadınla evlenmesine ruhsat/izin vermiştir. İlk hanım, üstüne evlenilmemesi şartını koşmuş ise ikinci evlilik yapılamayacağı gibi, usûlüne uygun evlenmelerde eşlerin hukuk ve şahsiyetini gözönünde bulundurmak gerekir.

2) Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.) birden fazla evliliğe karşı çıkmamış, ancak baba ve velî olarak kızı Hz. Fatıma (r.anha) hakkında görüşünü beyan etmiştir.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.) Hz. Ali’nin (r.a.) ikinci evliliğine karşı çıkmasının sebebi, özel bir durumdur. Taaddüd-i zevcat hususundaki umumi/genel fıkhî hükümle karıştırmamak lazım.

Bildiğiniz gibi Hz. Fatıma (r.anha), kocası Hz. Ali’nin (r.a.) ikinci bir kadınla evlenmek istemesine karşı çıkmıştır. Peygamberimiz (s.a.v.) de kızının bu hususta üzülmesini istemediğinden dolayı, böyle bir evliliğe müsbet / olumlu bakmamıştır.

Ayrıca Rasûlullah Efendimizin (s.a.v.) terbiyesinde büyüyen Hz. Fatıma’nın (r.anha), kocasının ikinci evliliğine karşı çıkması caiz olmasaydı, Allah Rasûlü (s.a.v.) onu ikaz eder, kocasının arzusuna boyun eğmesini, bu durumu kabullenmesini emrederdi. Halbuki vaziyet öyle olmamış, bilakis kızının üzüldüğünü gören Rasûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.), damadı Hz. Ali’nin (r.a.) bu arzusundan vazgeçmesini istemiş… Eğer vazgeçmezse, ancak Fatıma’yı (r.aanha) boşadıktan sonra evlenebileceğini bildirmiştir. Hz. Ali’nin (r.a.), Fatıma validemizin (r.anha) üzerine evlenip onu üzmesine razı olmamıştır.

Rasûlullah Efendimizin (s.a.v.) bu davranışında, Müslüman kız ve ebeveyninin, damadın ikinci evliliğine ‘karşı çıkabilecekleri’ hususunda ruhsat vardır denilebilir.

Şiddet ve kötü muamele meselesi…

Sadece kadına, çoluk-çocuğa değil, hiçbir kimseye karşı şiddet ve kötü muamele kabul ve tasvip edilebilecek bir şey değildir. Zalim zulmünün karşılığını mutlaka görür. Haksızlık eden cezasını bulur. Tabii kadın da bu arada huhuki açıdan haklarını arayabilir, araması gerekir.

Beddua da gene şiddet gibi dinimizce tasvip edilen bir şey değildir. En güzeli hayır-dua etmektir. Gerek duanın gerekse bedduanın kabulü ise, Rabbimizin bileceği iş, Ona kalmış bir durum… Dilerse kabul, dilerse reddeder. Dilirse de beddua edenin kendisini cezalandırır.

İlk hanımla boşanma davası açıp boşanmışlarsa, boşanmış olurlar.

İkinci hanımla resmi nikâh yapıp yapmaması da dini açıdan bir mahzur teşkil etmez. Nikâh nikâhtır, şartlarına uyduktan sonra resmisi gayr-i resmisi olmaz.

Üçüncü bir kadınla nikâhlanmışlarsa, onunla da evlenmiş olurlar. Nikâh zaten evlilik demek değil midir?

Burada meseleye ‘yuva yıkan’ ya da ‘yuva yapan’ gözüyle bakmanın doğru olacağını düşünmüyorum. Herkes kendi hakkını kullanıyor. İslâm’ın verdiği ruhsat çerçevesinde… Ama ahlaki ama değil. Biz meselenin hukuki-fıkhi açısını ele alıyoruz. Kaldı ki herkesin bi şekilde mutlu olduğunu yazmışsınız. O zaman kime ne demek düşer ki?!

Beddua etmenin de edene ne gibi bir faydası olacak? İnsan, mutluluğunu başkalarının mutsuzluğunda aramamalı. Kaldı ki haksız bedduaların bumerang gibi ters teptiği de bir gerçektir. Bunu da unutmamak lazım. Cenab-ı Hak, kime ne neyi nasıl ve şekilde vereceğini zaten takdir etmiştir. 

Go to top