Hocam, Yezid ve Hz. Muaviye hakkında bilgi verebilir misiniz? Onlar ashabdan değiller miydi? Selam ve dua ile.. Ali Han Ceyhun 

*******

Sevgili kardeşim;

Yezid hakkında daha önce soruldu ve cevapladık. Bkz.
http://halisece.com/sorulara-cevaplar/1601-yezid-ashaptan-miydi.html

Babası Hz. Muaviye’ye (r.a.) gelince... O ashaptandır. Rasûlullah Efendimizin (s.a.v.) kayın biraderi ve vahiy kâtiplerindendi... Ezvâc-ı tâhirattan Ümmü Habîbe (Remle binti Ebî Süfyan r.anha) validemizin kardeşidir. Ashab-ı kiramın büyüklerindendir. Öleceği zaman, Fahr-i Kainat’ın (s.a.v.) kendisine hediye ettiği bir gömleğe sarılıp, hazinesinde saklamış olduğu, O’nun mübarek saç ve tırnak kesintilerinin de gözlerine ve ağzına konularak defnedilmesini vasiyet etmişti. Kabri Şam’dadır.

Hz. Muaviye (r.a.), Huneyn Gazası’nda Rasûlullah Efendimizin (s.a.v.) önünde babası ile birlikte kahramanca çarpıştı. Tebük Gazvesi’ne katıldı. Veda Haccı’nda bulundu. Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (r.anhuma) zamanlarında Suriye taraflarındaki savaşlara katıldı. Hz. Ömer, onu Şam valisi yaptı. Hz. Ömer zamanında 4 yıl, Hz. Osman zamanında 12 yıl, Hz. Ali zamanında 5 yıl, Hz. Hasan zamanında altı ay olmak üzere Şam’da 21.5 sene vali oldu. Hicrî 41. senede, Kûfe’de halife seçildi. 19 sene, dört ay halifelik yaptı.

İslâmiyet’in yayılmasında pek çok hizmetlerde bulundu. Miladi 662’de Sicistan’ı, 663’de Sudan’ı, bir sene sonra Afganistan’ı, Kâbil şehrini ve Hindistan’ın kuzey kısmını, 665’te Tunus’u (Afrikiyye’yi) aldı.668’de gemilerle gittiği Kıbrıs’ı ve iki sene sonra da İran’daki büyük Kuhistan eyaletini fethetti. Yine aynı sene Bizans İmparatoru Dördüncü Kostantin zamanında, oğlu Yezîd’i büyük bir ordu ile İstanbul’un fethi için gönderdi ve şehir kuşatıldı. Kostantin, her sene büyük miktarda vergi vermek şartıyla barış yapmak zorunda kaldı.

673’de Ubeydullah bin Ziyad’ı Horasan’daki orduya kumandan yapıp, Ceyhun nehrini develerle geçerek Buhara’yı aldı. Hz. Ömer (r.a.) tarafından fethedilen Kudüs Hıristiyanlara geçince, Hz. Muaviye (r.a.) şehri tekrar ele geçirdi. Yemen, Mısır, Kayrevan, Irak, Azerbaycan, Anadolu, Horasan ve Maveraünnehir’e hakim oldu. Müslümanlar tarafından çok sevildi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Hz. Muaviye’ye, “Ey Muaviye! Memleketlere hâkim olduğun zaman, iyilik et (iyi ve güzel muamelede bulun)!” buyurmuştur. Rasûlullah Efendimizin (s.a.v.) sohbeti ve hayır-dualarının bereketiyle, İslâm’ın tesir sahasını çok genişletti, pek büyük hizmetleri oldu. Hakkında daha çok şeyler söylenebilir, yazılabilir ama, hulâsaten vaziyet budur.

***

Ashab-ı kiramın fazileti hakkında İmam-ı Rabbani (k.s.) hazretleri bir mektuplarında şu açıklamalara yer verirler:

Görmüyor musun, Rasûlullah’ın (s.a.v.) ashabı (r.anhum) sohbet sebebiyle peygamberlerin (aleyhimüsselâm) haricinde kendileri dışında olan herkesten üstün oldular. Kendilerinin dışında olanlar ister Üveysi’l-Karanî olsun, isterse Ömer Mervânî (Ömer b. Abdülaziz) olsun... Halbuki bunlar en üst derecelere kadar ulaşmışlar ve bu sohbetin dışında bütün kemâlâtın zirvesine vâsıl olmuşlardır. Muhakkak ki bu sohbet sebebiyle Muâviye’nin (r.a.) hatası bunların sevabından daha hayırlı; Amr bin Âs’ın (r.a.) yanılması bunların şuurlu (ve doğru) olarak yaptıkları amelden / işten daha üstün olmuştur. Çünkü Rasûlullah’ı (s.a.v.) görmek, melek ve vahye ve mucizelere şahit olmakla bu yüce insanların imanı, şuhûdî olmuştur. Onların dışındakilerde, diğer bütün kemâlâtın asılları olan bu kemâlât bir araya gelmemiştir.

Şayet Üveys, sohbetin bu hususiyette bir üstünlüğünün olduğunu bilseydi, hiçbir engel onu bu sohbetten alıkoyamazdı ve bu faziletin üstüne hiçbir şeyi tercih etmezdi. ‘Oysa Allah, rahmetini dilediğine tahsis eder; Allah, büyük lûtuf sahibidir”. [Bakara suresi, 105]

Allah’ım!, Peygamberlerin Efendisi (s.a.v.) hürmetine, her ne kadar bizi dünyada bu büyük insanların zamanında yaratmadıysan da, bâri ahiret yurdunda onlarla birlikte haşret. Vesselâm...” [el-Mektubat, Fazilet Neşriyat, İstanbul, yyy., 1, 120]

Evet, gerek Hz. Muâviye (r.a.) ve gerekse diğer bütün ashabı (r.anhum) bu ölçüyle değerlendirmek gerekir. Ehl-i Sünnet’in bu husustaki kıstası / kriteri budur.

***

Hz Ali ile Hz. Muaviye (r.anhuma) arasında cereyan eden hadise ve meseleyi de dilerseniz Necip Fazıl’ın kaleminden takip edelim...

“Hadîs meali:

Sahabîlerim üzerinde bir fikir ortaya atılınca bilenler hakikati belirtsin! Belirtmeyenlere Allah ve melekleri lânet eder!”

İşte şimdi bu satırların yazarı da bu hükme girmiş oluyor.

Hiçbir zümre ve telakkinin hatırı için olmaksızın, yalnız hak adına ve “Sünnet ve Cemaat Ehli” ölçüsüyle bildirelim ki, Peygamber (s.a.v) damadı, Nur Nesli’nin yürütücüsü ve mâna âleminin Hazret-i Ebu Bekr'den sonra ikinci sultanı Hazret-i Ali (r.anhuma), sırada dördüncü olduğu gibi kıymet derecesinde de dördüncüdür; ve dört büyük sahabî arasında, akıl ve hikmet yönünden baştadır. Birincisinde rikkat ve rahmet, ikincisinde şiddet ve celâdet, üçüncüsünde hayâ ve edep, dördüncüsündeyse akıl ve hikmet...

Hazret-i Muaviye (r.a.) ile arasındaki nisbete gelince, sahabîlik derecesinde ondan çok yüksek ve dâvasında mutlak surette haklı...

Fakat burada bir incelik var:

Mutlak surette haklı olan Hazret-i Ali'ye mukabil Hazret-i Muaviye (r.anhuma) haksız değil...

Tezat gibi görünen bu hükmün inceliğini ancak sır idrâkine mâlik bir vicdan sahibi anlar. İçindeki su yarı yarıya dolu bir bardağa bakınca, iyimser, “yarı yarıya dolu”, kötümser de “yarı yarıya boş” der. Aynı incelik...

Büyük harflerle yazıyoruz:

MALUM DAVADA HAZRET-İ ALİ MUTLAKA HAKLI, HAZRET-i MUAVİYE DE HAKSIZ DEĞİLDİR!!!...

Allah Rasûlünün (s.a.v.) sır kâtipliğini yapmış, İslâmı denizlere çıkarmış ve ölürken Kâinatın Efendisi'nin mübarek tırnaklarını dudaklarına koydurmuş olan Hz. Muaviye (r.a.) büyük sahabîlerdendir. Hz. Ali (r.a.) ile ihtilâfı da bir içtihat meselesinden ibaret... Nur Nesli’nin iki kol başısına edilen, gök kubbeyi devirici zulüm ise Hz. Muaviye'nin eseri değil...

Özetlemek gerekirse, aralarındaki ihtilaf içtihad mevzuudur, bir başkasını ilgilendirmez, hata da etseler kendileri için vebâl olmadığı gibi, bilakis sevaba nâildirler.

İmam Şâfiî (rh.) hazretlerinin ifadesiyle, ‘Allah Teala bizim elimizi o kana bulanmaktan korudu, biz de dillerimizi muhafaza edelim’. Ki, ondan bu sözü nakleden de İmam-ı Rabbani (k.s.) hazretleridir. O bakımdan bu hususta ileri-geri konuşmaktan uzak duralım. Zira bizim terazi bu ağırlığı kaldırmaz. Sakın ola Şîa’nın ve o zihniyette olanların akıntısına kapılıp o yönde kürek çekmeyelim.

Bu mevzuda geniş bilgi için son devir dersiâmlarımızdan Ömer Nasuhi Bilmen merhumun, “Ashab-ı Kiram Hakkında Müslümanların Nezih İtikadları” isimli kıymetli eserine müracaat ediniz.  

Go to top