Soru: Melisa tarafından yazıldı. Kategori: Soru - Cevap
*******
Ve aleyküm selam kardeşim;
Kardeşiniz için duâya devam edin. Hatta ondan da kendiniz ve bütün mü’minler için duâ etmesini isteyin. Bildiğiniz gibi, mü’minin diğer bir mü’min/mü’minler hakkındaki gıyabî duâsı (arkasından yaptığı duâ) makbuldür. Ve unutmayın; gayet tabii ki dediğiniz gibi öyle ‘birden bire dört dörtlük olunmaz’. Dünyada, felsefî tabirle tedrîcî tekâmül kaidesi câridir. Hiçbir şey birden bire oluvermez. Yavaş yavaş ilerleyecek, basamak basamak yükselecek. Hemen ‘armut piş ağzıma düş’ durumu yok hayatta...
Duâda ısrar etmek caizdir, hatta duânın kabulüne vesile olan edeplerindendir. Nitekim Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz bu hususu şöyle beyan buyurmuşlardır:
ان الله تعالى يحب الملحين فى ادعاإ
Okunuşu: “İnnallâhe teâlâ yühıbbü’l-mülihhîne fi’d-duâi.”
Yani, “Allahu Teâla, duâda fazla ısrar edenleri sever.” [Suyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, Hadis no: 1876]
Cenab-ı Mevlâ, duâda bulunmayan kuluna, hadis-i kudsisinde Rasûlü Efendimiz (s.a.v.) vasıtasıyla bakın nasıl ihtarda bulunmaktadır:
“Allahu Teâla buyurmuştur ki: Kim bana duâ etmezse, ona gadab ederim (kızar öfkelenirim).” [Ebû Dâvud, Sünen, Vitr, 25] Zira bu hâl ya gafletten yahut kibirden ileri gelir. Oysa kul için duâ hem ihtiyaçtır, hem de Rabbimizden bize bir emir mahiyetindedir.
Kur’an-ı Kerim’de buyruluyor ki: “O (Allah) daima diridir; O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. O halde dinde ihlâslı ve samimi kişiler olarak O'na duâ edin. Her türlü hamd (övgü) âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.” [Mü’min suresi, 65]
Başka bir ayet-i kerimede de ısrarla duâda bulunmamızı emrederek, duânın mutlaka icabet olunacağını (cevap bulacağını) bildirmektedir:
"Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana duâ ettiği vakit duâ edenin dileğine karşılık veririm. O halde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki, doğru yola gidebilsinler.” [Bakara suresi, 186]
Duâ ederek Cenab-ı Hak’tan istediğimiz şeyin, hakkımızda ne kadar hayırlı olup olmadığını bilmediğimiz için, biz sadece ısrarlı bir şekilde duâ edip sonucunu Allahu Teâla’ya havale etmeliyiz. Hadis-i şerifte buyrulmuştur ki: “Sizden herhangi biriniz 'duâ ettim de kabul olunmadı' diyerek acele etmedikçe duası kabul olunur." [Tirmizî, Sünen, Deavât, 12]
Duânın kabulü denince aklımıza bizim istediklerimiz ayniyle mutlaka olacaktır fikri gelmemelidir. Hadis-i şerifte, duâ edene duâsı karşılığında bir lutufta bulunulacağı şöyle haber verilmiştir: “Eğer bir kul, Cenâb–ı Hakk’a bir hususta dua eder de icabet olunmazsa (o isteği verilmez, arzusuna kavuşamazsa), onun yerine bir hasene, yani bir sevap yazılır.” [Ali el-Müttakî,Kenzü’l-Ummâl, II, 67/3150]
Duası kabul olunmakta öncelikli kimseler, makbul zamanlar-mekânlar işaret edilerek bize duâda yol haritası da çizilmiş, elimize reçete de verilmiştir. Bu cümleden olarak buyrulmuştur ki: “Bir babanın oğlu için duâsı, bir peygamberin ümmeti hakkındaki duâsı gibi makbuldür.” [Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1, 495] “İyilik görenlerin iyilik gördükleri kimseler hakkında ettikleri hayır-duaları reddolunmaz.” [Tirmizî, Sünen, Birr, 5] O halde Allah’ın Rasûlüne hakiki ümmet olmaya, O’nun vârislerinin yolunu takip etmeye azami gayreti gösterecek; insanlara her alanda iyilik yapmayı çoğaltacağız ki, dualarına nail ve mazhar olabilelim.
“Ezan ile ikamet arasında yapılan duâ müstecâbdır. Bu arada hemen dua ediniz.” [Tirmizî, Sünen, Salat, 44, Deavât, 128; Ebû Dâvud, Sünen, Salât, 35] “Kader’den sakınmak kader’i def etmez. Lâkin sâlihlerin duâsı, nüzûl etmiş ve edecek (inmiş ve inecek) olan elem ve musîbeti def etmeğe ve kaldırmağa medâr (destek-yardımcı) olur. İş böyle olunca, ey Allah’ın kulları, duâ ediniz.” [Tirmizî, Sünen, Deavât, 101; İbn Hanbel, Müsned, 5, 224]
“Bir farz namazını huşû ile edâ eden kimsenin, o namazın akabinde vâki olacak (sonunda yapacağı) bir duâsı müstecâb olur.” [Buhârî, Sahih, Cihâd, 180; Müslim, Sahih, İman, 39]
“Anne-babaya iyilik ömrü artırır. Yalan söylemek rızkı noksanlaştırır, duâ kazaya siper olur.” [Buhârî, Sahih, Mevâkît’ü-Salât, 5]
“Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân her ne vakit hatmolunursa akabinde yapılan bir duâ müstecâbdır.” [Suyûtî, el-Câmiu’s-Sağîr, H. no: 8183. Bkz. Dârimî, Sünen, Fedâilü’l-Kur’ân, 33]
“Bir kimsenin sevdiği bir kimse aleyhinde olan duâsının kabûl olunmamasını Cenâb-ı Hakk’tan istirhâm eyledim.” [Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1, 404 (Dârekutnî’den)]
Bakınız, bizler öyle bir Peygamber-i Zîşân’a ümmet olma nimeti ile şereflenmişiz ki; O’nun, hakkımızdaki duâsı dahi ne kadar mânidar! Buyuruyor ki:
“Her peygamberin hususî bir duâsı var ki, onunla, ümmetiyle ilgili olarak duâ etmiş ve duâsı kabul edilmiştir. Ben ise, duâmı kıyamet gününde ümmetim için şefaat kıldım / ümmetim için erteledim, şefaat etmeye ayırdım.” [Buharî, Sahih, Daavat, 1, Müslim, Sahih, İman, 340]
“Her peygamberin -yapacağı- müstecab (Allah tarafından kabul edileceğine dair söz verilen) bir duâsı vardır. Ben ise, o duâmı ahirette ümmetim için şefaat olarak saklamayı arzu ediyorum / saklıyorum / sakladım.” [Buharî, Sahih, Daavat, 1; Tevhid, 31; Müslim, Sahih, İman, 334,335]
Dilerseniz yazımızı, Âlemlerin Rabbi olan Mevlâmızın kelâm-ı kadîminde bizzat öğrettiği, Rasûlü’nün (s.a.v.), vârislerinin, sair velîlerin, sâlih kulların ve hemen bütün mü’minlerin en çok ettiği bir dua ile bitirelim:
“Ey Rabbimiz! Bize dünyada bir güzellik ver, ahirette de bir güzellik ver ve bizi ateş azabından koru.” [Bakara suresi, 201]
Dua mevzuu ile alakalı olarak aşağıdaki linklere de mutlaka bkz.
http://www.halisece.com/namaz/458-sabir-ve-namazla-yardim-isteyiniz.html
http://www.halisece.com/sorulara-cevaplar/3444-icinizden-dua-etmek-geliyorsa.html
Sual: Sail tarafından yazıldı. Kategori: Soru - Cevap
*******
Ve aleyküm selam kardeşim;
Öncelikle fıkhî taksimatı yapalım. Sonra da öbür sorunuza geliriz.
1) Bir zevce / hanım 9/72
2) Bir anne 12/72
3) Üç kız (her biri için), 16/72
Asabeler
4) Bir erkek kardeş 3/72
***
“Peki, bakiyeyi kardeşine değil de tamamını çocuklarına bırakmak isterse şer’î olarak izlenebilecek bir yol var mıdır?”
Böyle bir soru sorduğunuza göre, demek ki kişi henüz vefat etmemiş. Vefat etmeden de miras taksimatı olmaz, hibe olur. Mal sahibi de âdil olmak kaydıyla mülkünde dilediği gibi hibede / tasarrufta bulunabilir. Çocuklarına bırakabilir. Bkz. http://www.halisece.com/sorulara-cevaplar/2587-miras-ve-mal-paylasimi.html Bunun şer’i bakımdan bir mahzuru olmaz. Fakat kardeşini, miras hakkından mahrum edemez. Vefatından sonra kardeşi isterse, gene terikeden kendisine düşen payı alır / alabilir, isterse de tabii ki bunu yiğenlerine bağışlayabilir, o, onun bileceği iştir, zira kendi malıdır, dilediği gibi tasarruf etme hakkına sahiptir. Ama kişi, öldükten sonra böyle yapılması için vasiyet edecek olursa, takip edilecek yol şöyledir:
Malumunuz bir kimse vefat edince terikesinden, önce cenaze masrafları yapılır. Bundan sonra borçları ödenir. Üçüncü derecede ölenin vasiyeti varsa yerine getirilir. Fakat vârisi / vârisleri varsa, bunların rızası olmadıkça ancak malının üçte birine kadar vasiyeti geçerlidir, daha fazlası için söz konusu olmaz. Varisler, bu miktarı geçen vasiyeti yerine getirilmeye mecbur değildir. Gönül rızasıyla dilerlerse yerine getirebilirler. Vârislerden birine yapılan vasiyet de, diğer vârisler izin vermedikçe muteber değildir.
Vasiyyet usûlü için muayyen bir şekil yoktur. Yazılı veya sözlü olabilir. Vârisler inkâr ederse şahitler ile de isbat olunur.
Bunlar ödendikten sonra geriye kalan malları, akraba ve hısımlık derecesine göre belli paylarla taksim edilir. Bunlardan hiç biri bulunmazsa üçte birden fazla olan vasiyeti de yerine getirilir. O da bulunmazsa yahut fazla mal kalırsa zâyi edilmiş mal gibi beytü'l-mâl'e konur (Allah yolundaki hizmetlere sarf edilir).
***
Vasiyet hakkında ilave açıklama
Vasiyet, bilindiği üzere ölümden sonra geçerli olmak üzere malını başka bir kimseye bağışlamak suretiyle temlik etmektir.
Vasiyetin hükmü şu kısımlara ayrılır:
a) Üzerinde emanet gibi şer`î bir hak olan kimse; bunun zâyi olacağından korkarsa, o hakkın ödenmesini vasiyet etmesi vacip olur.
b) Zekât, oruç fidyesi, hacc, keffâret gibi ibadet olan şeyleri vasiyet etmek müstehap olur.
c) Fısk ve fücûr, ahlâksızlık ve kötülüklere dalmış (günahkâr) kimselere vasiyetle mal bırakmak mekrûhtur.
d) Varis olmayan akraba ve dostlara vasiyet mubahtır. [el-Asqalânî, Bülûğu`l-Merâm, Terc. ve Şerh, A. Davudoğlu, Sönmez Neşr., İst., 1968, 3, 216]
Vefat edenin vasiyeti, yukarıda da belirtildiği gibi, ancak cenaze masrafları ve borçları dışında kalan mirasın üçte biri üzerinde geçerlidir. Üçte biri aşan kısmı mirasçıların kabulüne bağlıdır. Kabul ederlerse, vasiyet terikenin tamamı üzerinde cereyan eder. Kabul etmezlerse üçte biri aşan kısım hükümsüz olur. Hanefî ve Hanbelîlere göre mirasçı yoksa, kişi bütün malını vasiyetle başkasına bırakabılir. Mâlikî ve Zâhirilere göre, üçte biri geçen vasiyet baştan hükümsüzdür. [el-Kâsânî, el-Bedâyiu’sSanâyi`, 7, 307; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983, s. 428 vd.]
Estağfirullah. Cahillik bizimdir.
Haklısınız sayın hocam benim açımdan da böyle, yani bende sizin gibi düşünüyorum fakat talebe sorunca evvela çekinmeden bilmiyoruz deyip araştıralım dediğimizden sonra böyle süalleri bir bilene arzetmek durumunda kalıyoruz. Yüze vurunca kısas gerekir mi sorusu da bundandı. Yoksa kolay akla gelecek sorular değil ama 500 e yakın i. Hatip talebesine derse girince ve azm ile ders işleyince, derste tenefüste nöbette ve çıkışta sorulan sorular yada kağıda yazılmış sorular... Ve 5 tane meslek dersi... Ve pilot imam hatip okulu hocam olunca yoğun geçiyor.
Sadece izah için yazdım hocam.
Soru: Timûrtâşî Işık tarafından yazıldı. Kategori: Soru - Cevap
*******
Selamün aleyküm kardeşim.
Rica ederim, hepimiz bilmediğimizin cahiliyiz. Okuyup öğrendikçe de kendi cehaletimizin büyüklüğünü-derinliğini idrak ediyoruz malum.
Bu nazik ifadelerinizin ardından, önceki sorunuzla alakalı da bir cevap verme lüzumu hissettim. Karınca kadrince yapabildiğim araştırma neticesinde kaydettiklerimi de aşağıda paylaşmak isterim.
***
Yüze vurmak kısası gerektirir mi, kâfire Müslim diyen kâfir olur mu?
Allâh-ü te'âlâ, dakikaları kıymetlendirmeyi nasib buyursun. Sayın hocam hürmetler. Müsaitse 2 soru şöyledir;
1) Bildiğim kadarı ile dinimizde [harbler ve sair vakalar karşısındaki zaruri müdafa haricinde] kadının yada erkeğin yüzüne (yani yüz bölgesine) vurmak haram. Talebenin, çocuğun yüzüne vurmak da haram. Diye biliyorum.
Peki; haklı yada haksız yahut öfkeden sebeb yüze vurunca, vurana ne lazım gelir? Mesela kısas mı gerekir?Yoksa tevbe ve helallaşmak mı lazım gelir? Bazı kitablarda «yüze vurmak da kısas ister» yazıyor, bazılarında ise kısasa dahli olmadığı, yazılı. Anlaşılan birçok farklı kavl var, müftabih olanı hangisidir, bunu bulmak bizi aşıyor. Özellikle de kısas lazım mı değil mi bunu bilmek istiyoruz.
2) Mümin kimseye kafir diyen meazallah kendi kafir olur biliyoruz.
Birisi bize şöyle soruyor; (Bir kafire, müslüman diyen kafir olur mu? )
[Ayrıntı; Hocam soru hakkında birkaç ayrıntıyı arzetmek gereği duydum. Doğrusu bir kafire niçin müslüman denilsin bilemedim ama görüldüğü bilindiği kadarla bu; cemiyette karşılığı olmayan bir hal. Belki bu soruyu (Bir kafire, düa maksadıyla müslüman demek caiz mi?) şeklinde değerlendirmek daha uygun. Zaten islam ile dalga geçme amaçlı kafire müslüman demek düşünülemez. Bu niyetle diyen herhalde kafir olur. Bunu da değerlendirseniz sevinirim.]
Soru: Timûrtâşî Işık tarafından yazıldı. Kategori: Soru – Cevap
*******
Selamün aleyküm. Mukabil hayır-dualar “sayın” kardeşim.
Sorularınızın cevabına gelince…
1. Dilerseniz meseleye, “yüz”le / insanın suretiyle alakalı bir hadis-i şerifle başlayalım. “İnnallâhe halaqa âdeme alâ sûretihî’ hadis-i şerifinde zamir, Âdem aleyhisselâma gider, ‘onda şeref var’. Peder-i aslî olan zâta tâzimdir. Mevlâ’ya gönderirsen ‘Rahmân, Rahîm… sıfatlarında halk olundu’, demek olup, ‘öyleyse itibar iktiza eder’. Bir de, ‘Âdem aslî hilkati üzere halk olundu, maymundan tekâmül etmedi’, demektir. Bu hadis-i şerif, biri diğerinin yüzüne şamar vurduğunda vârid olmuştur.” [Ali Erol, Hatıratım, s. 59] Hadis-i şerifleri anlamakta sebeb-i vürûd, ayetlerdeki sebeb-i nüzûl gibi önemlidir. Bunu hatırdan çıkartmayalım. Öncelikle bunu yani insanın yüzünün şerefini / değerini-kıymetini tesbit etmiş olalım. Sonra da kısas’ı ele alabiliriz.
Kısas, cinayette ödeşmek demektir. Bir suç işleyenin aynı cinsten bir ceza ile cezalandırılmasıdır. Öldürme veya yaralamada, suçluya aynı şeyin yapılması; kasten adam öldürene veya yaralayana İslâm hukukunun uyguladığı cezadır.
Bir İslâm hukuku tabiri olan kısas lafzı; ferdin hakkı olarak yerine getirilmesi gereken, Kitap ve Sünnet’te (âyet ve hadislerde) miktarı belirlenen ve suçlunun bedenine yönelik bulunan cezayı ifade eder. Kesmek mânâsına gelen "kass" masdarından muştaktır / alınmıştır.
Kısas cezasını gerektiren suçlar; kasten adam öldürme ile bazı kasten yaralama ve sakat bırakma fiilerini şumûlüne alır. Mücerred yüze vurmakla yani yaralama ve sakatlık oluşmamışsa, kısas söz konusu olmaz. Ama tehlikeli, muhatabı aşağılayıcı ve çirkin bir fiildir, her hâlükârda helalleşmeyi gerektirir. Tabii bu da nasıl mümkün olabilecekse…
Kısasla alakalı Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyurulur:
"Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında size kısas farz kılındı. Hüre hür, köleye köle, kadına kadın (öldürülür). Ancak her kimin cezası, kardeşi (öldürülenin velisi) tarafından bir miktar bağışlanırsa artık (taraflar) hakkaniyete uymalı ve (öldüren) ona (gereken diyeti) güzellikle ödemelidir. Bu söylenenler, Rabbinizden bir hafifletme ve rahmettir. Her kim bundan sonra haddi aşarsa muhakkak onun için elem verici bir azap vardır. Ey akıl sahipleri, kısasta sizin için hayat vardır. Umulur ki (Allah’tan korkar) suç işlemekten sakınırsınız." [Bakara suresi, 178-179]
"Haklı bir sebep olmadıkça Allah'ın muhterem kıldığı cana kıymayın. Bir kimse zulmen öldürülürse, onun velîsine salâhiyet (hakkını alması için yetki) verdik. Ancak bu velî de kısasta ileri gitmesin. Zaten (kendisine bu yetki verilmekle yardım olunmuş) o, alacağını almıştır." [İsrâ suresi, 33]
"Biz Tevrat'ta onlara şu hükümleri farz kılmıştık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ile kısas yapılır. Yaralarda da kısas vardır. Fakat kim hakkından vazgeçerse, bu onun günahlarının affına bir sebeptir. Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar, zâlimlerin ta kendileridir." [Mâide suresi, 45]
Yüze vurmayı yasaklayan hadislerden bazıları
Ebu Saîd el-Hudrî’nin (r.a.) bildirdiğine göre Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Biriniz kardeşiyle kavga ederse, yüzüne vurmaktan sakınsın.” [Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 8, 106]
Aslında her canlının en şerefli yeri/organı yüzüdür. Bu sebepledir ki, yalnız insanların değil, hayvanların yüzüne vurmayı yasaklayan rivayetler de vardır.
Hz. Cabir (r.a.), “Rasûlullah (s.a.v.) bizi yüzü damgalamaktan ve yüze vurmaktan sakındırdı.” [Müslim, Sahih, Libas, 106]
Yine Hz. Cabir’in (r.a.) bildirdiğine göre, bir gün Rasûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.), yüzü damgalanmış bir eşeği görünce, “Bunu yapana lânet olsun.” diyerek aksülamel (reaksiyon-tepki) gösterdi. [Müslim, Sahih, Libas, 107]
Hadd cezalarında ve te’diple alakalı vurmalarda, vurulacak bölge de tahdit edilmiş, sınırlandırılmıştır.Yüze vurmak kesinlikle yasaklanmıştır. [Müslim, Sahih, Birr, 112, 116] Yukarıda da belirttiğimiz üzere hayvanın bile yüzüne vurmak dinen yasaktır. [Ebu Davud, Sünen, Cihad, 58] Bazı âlimler bütün vuruşların aynı mahalle/yere olmasını da hoş karşılamazlar. [Râzî, Tefsir, 10, 90] Kabîsî en uygun mahallin ayak altı olacağını söyler. [Kabîsî, s. 54]
Hâsılı, hadd cezalarında dahi darbın (vurmanın) beden ile sınırlı kalması, suçlunun başına, yüzüne, cinsel organına, kalp ve yumurtalıklar gibi hayatî öneme sahip âzalara vurmaktan kaçınılması gerekir. Çünkü buralara vurmak, kişinin ölümüne yol açabilir veya onlardan faydalanmasını engelleyebilir. Kadın için de durum aynıdır. Ancak kadına oturduğu yerde “celde” (sopa veya kamçı) vurulur….
Evet, yüce dinimizİslâm’da yüze vurmak yasaklanmış, mekruh sayılmış…Hatta bazı âlimler haram demişlerdir. Yüze vurmakla eğer yaralama vuku bulmuşsa, mesela göze, dişe, burna kulağa bir zarar gelmişse, bu meş’um fiil misliyle kısası gerektirir. Nitekim bu hususta Cebele hadisesi meşhurdur. Şöyle ki:
Rasûlullah (s.a.v.) İslâm'a davet etmek üzere Gassan kralı Cebele İbnu'l-Eyhem'e mektup yazdı. Cebele, Müslüman oldu ve bunu Rasûlullah’a (s.a.v.) yazdı. Ömer İbnu'l-Hattab'ın (r.a.) zamanına kadar Müslüman kaldı.
Kâbe'yi tavaf ederken Fezare oğullarından birisi, izârına (peştemal gibi elbise) bastı ve o da çözüldü. Cebele elini kaldırıp ona tokat attı ve burnunu kırdı. Adam Cebele'yi Hz. Ömer'e (r.a.) şikâyet etti.
Hz. Ömer (r.a.) ona;
- "Ya adamı râzı edersin (gönlünü alır helalleşirsin), ya da onun sana kısas yapmasına müsaade edeceğim. (Burun kısasa dâhil olan organlardan.) Eğer Hıristiyan olursan, boynunu vururum." dedi. Bunun üzerine Cebele;
- "Geceleyin durumumu düşüneyim." dedi.
Geceleyin adamlarıyla birlikte hayvanlarını hazırladılar ve Kostantıniyye'ye gittiler. Orada Hıristiyan oldu ve o haldeyken öldü. [Bk. İbnü’l-Cevzî, el-Vefâ]
***
2. “Mü’min kimseye kâfir diyen meazallah kendi kâfir olur biliyoruz. Birisi bize şöyle soruyor: Bir kâfire, Müslüman diyen kâfir olur mu?”
Bunlar tehlikeli sözler, kelâmî mevzulardır, çok su götürür, kaçınmak gerekir. Her şeyden önce bir insana illâ da kâfir veya mü’min demeye mecbur değilsin. Mutlak manada İslâm’a inananların Müslüman, inanmayanların gayrimüslim olduğunu ifade eder geçersin. Bâhusus bulunduğun ortama göre ağzından çıkan kelimelere, kavramlara, üslûb ve tarzına dikkat etmelisin. Bir şeyler yapayım derken, yıktıklarının altında kalıp boğulmayasın. Fayda temininden önce oluşabilecek zarardan sakınmalısın. Hem maddî hem de manevî bakımdan…
Maamafih küfrü nassla sabit olan bir kâfire mesela Şeytan veya Ebu Cehl vb.lerine Müslüman diyen kimse, Kitap ve Sünnet’e aykırı söz söylediği için elbette kâfir olur. Ama bazı insanların kesin olmayan fiil ve tutumlarından dolayı muhataplarını iman veya küfre nisbet etmeleri, onlara mü’min veya kâfir demeleri de toplumda büyük tehlikedir. Ve yine bir mü’minin, karşısındakini incitmemek, ona şirin gözükmek adına bir takım te’villerle/yorumlarla, takınacağı yumuşak tavırla, kâfir olduğu aşikâr olan birisine Müslüman demesi de -Allah korusun- kendisini küfre düşürür, düşürebilir. Bu nevi tutumlardan da uzak durmak gerekir.
Nitekim İmam-ı Azam Ebu Hanife (rh. v. 150) hazretleri, “Fıkhu’l-Ebsat” adlı risalesinde, “Ben kâfiri kâfir olarak bilmem diyen kişi aynı onun gibi(kafirdir)dir” buyurmuşlardır.
Ebu’l-Huseyn el-Malatî el-Askalânî eş-Şâfiî (rh. v. 377) de, et-Tenbihu ve’r Redd” adlı eserinde şöyle demiştir: “Kâfir(in küfrü) hususunda şüphe edenin kâfir olacağı hakkında bütün Ehl-i Kıble arasında bir ihtilaf yoktur. Çünkü küfür hakkında şüphe eden kişinin imanı yoktur. Zira bu kimse imanı küfürden ayırd edemiyor, imanla küfrün farkını bilmiyor, demektir.”
***
S o n u ç
Müslümanı tekfir etmek ne kadar tehlikeli ise, kâfiri te’min etmek (mü’min kabul etmek) de o denli tehlikeli ve mahzurludur! Çok dikkatli olmak ve bu gibi lüzumsuzluklardan şiddetle kaçınmak iktiza eder.
Bir an düşünelim; kâfire niçin Müslüman denilecek, denildiğinde ona ne gibi bir faydası dokunacak? Tabii diyene zararından başka…
Ancak, ‘Şeytan kâfir mi değil mi, Ebu Cehil küfür üzere mi öldü bilmiyorum’ demek veya ‘Hristiyanlar, Yahûdiler, Mecûsîler, ateistler Cennet’e girecek mi, girmeyecek mi?’ diye şüphe etmek küfürdür. Hele şahıs olarak kâfir olduğu aşikâr olan birisine, elimizde Müslüman olduğuna dair de açık bir delil olmadan, nasıl Müslüman denebilir? Halbuki Müslüman olmayanların kâfir olduğuna inanmak gerekir, aksi halde kendi imanımıza zarar vermiş oluruz.
Bu mevzuda yazılan, konuşulan pek çok şey olmakla beraber, bu kadarı yeterlidir. Hatta fazla bile…
Hocam, numaranızı sayfanızdan aldım. Benim sorum İmam Pezdevî'nin Akaid kitabı ile ilgili olacak. Kayıhan yayınlarından aldım. Pezdevî'nin Ehl-i Sünnet'i içine, 'İmam Eş'arî'nin Ehl-i Sünnet'e muhalif görüşleri' diye bir bölüm konmuş... Bu kitap sorunlu mudur, bilginiz var mı? Bu kitabı atayım mı? Biraz akaid hakkında derinleşmek için bunun yanında Hisar Yayınları'ndan Fıkh-ı Ekber Şerhi, Topaloglu hocanın Mâturidiye Akaidi, Sifil hocanın Tahâvî Şerhi, Gümüşhanevî'nin Ehl-i Sünnet İtikadı'nı aldım...
Asıl sorum şu: Başta belirttiğim, Pezdevî'nin Eş'arî'yi Ehl-i Sünnet dışı göstermesi ilmî bir tenkit mi, yoksa iftira mı kendisine?
Kısaca bilgilendirirseniz memnun olurum.
Soru: Ahmed tarafından yazıldı. Kategori: Soru – Cevap
*******
Selamün aleyküm kardeşim;
Numaramızı nereden ve kimden aldığınızın önemi yok, çünkü mahrem değil. Fakat öncelikle hatırlatmamız gereken husus, sözünü ettiğiniz meselede usûl hatası yaptığınızdır. Madem akaid mevzuunda biraz derin bilgi sahibi olmak istiyorsunuz, o halde bu sahanın zirveleri olan âlimlerin kendi aralarındaki münazaralarını / tartışmalarını mevzu edinen kitaplara uzanmak yerine, Ehl-i Sünnet itikadını komprime olarak anlatan temel eserleri okumaya gayret edecektiniz. Onlar kendi aralarında farklı seviyelerde münazara-münakaşa edebilirler. Biribirlerini ikna ettikleri de olur, herkesin kendi görüşüne göre hareket ettiği de olur. Onların o hâli bizi / efrad-ı ümmeti / mukallitleri ilzam etmez.
Bilirsiniz meşhur kaidedir; “Usûlü terk eden vusûlden mahrum kalır.” Demek ki usûle riayet her noktada lazım, hatta elzem. Hangi işi yaparsan yap, hangi ilmi tahsil edersen et… Sizin durumunuz, matematikten sadece dört işlemi bilen, o alanın kavram ve literatüründen haberdar olmayan birilerinin, yüksek matematik hocalarının kendi aralarındaki ilmî tartışmalarına kulak verip hangisinin haklı hangisinin haksız olduğunu tesbite yeltenmesi gibi olmuş. Geçiniz bunları, yukarda hatırlattığımız usûl üzere yürümeye bakınız.
Tabii bu noktada suçlu sadece siz değilsiniz. Hatta belki de siz hiç suçlu bile değilsiniz. Asıl suçlu, sizi-bizi-toplumumuzu dinî-ilmî manada, âdap ve usûl anlamında böylesine cahil bırakanlar… Ve bir de gözünü tamamen para hırsı bürümüş dünyaperest yayıncılar, onlara alet olan sözde ilim adamları… Onlar için hangi kitabın insanımıza ne kadar lüzumlu ve faydalı olacağı değil, kasalarına-keselerine girecek akçe önemli. Dikkat çeksin, satışı bol olsun yeter! Tabii bu arada dini tahrip noktasında kasıtlı olanları da özellikle unutmamak lazım.
Halbuki madem bu kitabı terceme ettirdin, bastın, o halde bunu kimlerin, hangi ilmî seviyede olanların okuyup yaralanabileceklerini de hatırlatsana! Böyle bir dertleri yok ki, niçin bu sıkıntıya girsin.
Dilerseniz sözü daha fazla uzatmadan sadede gelelim.
Ebu’l-Yüsr el-Pezdevî (rh.) kimdir?
Sadru’l-İslâm Ebu’l-Yüsr Muhammed b. Muhammed b. el-Hüseyn b. Abdilkerîm el-Pezdevî (v. 493/1100) hazretleri, Mâtürîdî kelâmcısı ve Hanefî fakîhidir.
Hicrî 421 (m. 1030) yılında Türkistan’da Nesef yakınındaki Pezde şehrinde doğdu. Tabakat kitaplarında Kādî es-Sadr lakabıyla da anılır. Kendisine “Ebu’l-Yüsr (kolaylık babası)” denmesinin sebebi, kardeşi Ebu’l-Usr el-Pezdevî’nin (rh.) aksine, eserlerinin kolay anlaşılır bir üslûp taşımasıdır. [Taşköprizâde, II, 185]
Müşârun ileyh ilk tâlim ve terbiyesinin yanı sıra hadis ilimlerini de babasından aldı.
Tahsil hayatına dair yeterli bilgi yoktur. Hanefî-Mâtürîdî âlimleri ailesine / câimasına mensup olduğuna göre memleketindeki Hanefî âlimlerinin derslerine girmiş olduğu muhakkaktır. Bazı kaynaklarda Şemsü’l-eimme el-Halvânî, Ya‘kūb b. Yûsuf b. Muhammed en-Nîsâbûrî ve İmam Ebu’l-Hattâb gibi âlimler hocaları arasında zikredilir.
Bir süre Buhara’da bulundu (478/1085), ardından Semerkant’a geçti. Onun bir ara Endican’a gittiği ve burada bir filozofla âhiret mevzuunda münazara ettiği / tartıştığı belirtilir. Buhara’daki ikametinden sonra Semerkant kādılkudatlığına getirildi (481/1088); kendi ifadesinden Melikşah ordularının şehri kuşatması sırasında orada bulunduğu anlaşılmaktadır. [Bkz. Uśûlü’d-dîn, s. 240, 259] Büyük ihtimalle bundan sonra geçtiği Buhara’da müderrislik yapmış, ilmî münazaralara katılmıştır.
İmam Zehebî’nin verdiği bilgiye göre 9 Receb 493 (20 Mayıs 1100) tarihinde Buhara’da vefat etti. [Bkz. Alâmü’n-nübelâ, XIX, 49]
İmam Pezdevî’nin yetiştirdiği talebeler arasında Necmeddin en-Nesefî, Alâeddin es-Semerkandî, Abdullah b. Muhammed el-Hulemî, kendi oğlu Ebu’l-Meâlî Ahmed ve yeğeni Hasan b. Ali kaydedilmektedir. [Leknevî, s. 188] Zehebî, Pezdevî’nin derslerine katılanlar arasında Osman b. Ali el-Bîkendî, Ahmed b. Nasr el-Buhârî, Muhammed b. Ebû Bekir es-Sincî ve Ebû Recâ Muhammed b. Muhammed’i de zikreder. [Alâmü’n-nübelâ, XIX, 49]
Yaşadığı bölgede saygın bir kişi olan Pezdevî’nin (rh.), başta Buhara olmak üzere Mâverâünnehir ilim çevrelerinde önemli bir Hanefî-Mâtürîdî âlimi kabul edildiği anlaşılmaktadır. Kardeşi Ebu’l-Usr Ali b. Muhammed de fıkıh alanında meşhur bir âlimdi.
Kelâmcılık yönü ağır basan Ebu’l-Yüsr, kelâmın tartışmalı ve zor birçok meselesini anlaşılır bir dille açıklamış, Mâtürîdiyye’nin sistemli bir mezhep haline gelip yayılmasında ve kaybolmaya yüz tutmuş literatürünün canlanıp zenginleşmesinde önemli rol oynamıştır. Daniel Gimaret, Mâtürîdî’ye ait Kitâbü’t-Tevĥîd’in anlaşılması zor kısımlarının bulunduğu yönündeki ifadesinden hareketle Pezdevî’nin Mâtürîdî olarak kabul edilmesini sorgulamak istemişse de (Théories de l’acte humain en théologie musulmane, s. 172) bu sözün, Mâtürîdî kelâmının ana meselelerine yönelik sistematik bir tenkit özelliği taşımadığı açıktır. [Yazıcıoğlu, XXVII (1985), s. 291]
Ancak Pezdevî’nin, Mâtürîdî’den muhterem / muteber / değerli bir kişi olarak bahsetmesine rağmen bu ekole / akıma mensup olduğuna dair herhangi bir ifadesine rastlanmamıştır.
Ayrıca Pezdevî, Mâtürîdî’nin bazı görüşlerine Uśûlü’d-dîn adlı eserinde karşı çıkmışsa da onu Eş‘arîler’e dâhil etmemiş, Ebû Hanîfe çizgisinde ayrı bir akımın en önemli temsilcisi olarak görmüştür. Aslında Pezdevî’nin yaşadığı dönemde Mâtürîdiyye mezhebinin / ekolünün tekâmül ettiğini söylemek mümkün değildir.
Ebu’l-Yüsr el-Pezdevî, İmam-ı Azam Ebû Hanîfe (rahımehumallah) tarafından temelleri atılıp Ebû Mansûr el-Mâtürîdî’nin (rh.) Sünnî bir kelâm ekolü haline getirdiği Mâtürîdiyye’nin, eserlerinin bir kısmı günümüze intikal etmiş önemli âlimlerinden biridir.
İmam Pezdevî’yi Mâtürîdiyye’nin kuruluşunu sağlayan mütekaddim kelâm âlimleri silsilesinin sonuncularından biri olarak kabul etmek mümkündür. Uśûlü’d-dîn adlı kitabının mukaddimesinde, kendi dönemine kadar kaleme alınmış kelâm eserlerine genel bakış yaptıktan ve bazı tenkitler / eleştiriler yönelttikten sonra, Mâtürîdî’nin Ehl-i Sünnet mezhebi çerçevesinde te'lif ettiği Kitâbü’t-Tevĥîd’i beğenmekle birlikte anlaşılmasının zor olduğunu söylemiş, bu sebeple aynı mezhep dairesinde kalarak kitabını kaleme aldığını belirtmiştir.
Mâtürîdî’den bir buçuk asır sonra gelen Ebu’l-Yüsr el-Pezdevî onun eserlerinde görülmeyen “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat” tabirini çokça kullanmış, bu ekolün görüşlerini savunmuş ve karşı fikirleri eleştirmiştir. Bu tabiri kullanırken de ashap ve tâbiînin devamı olarak fıkıh ve kıraat âlimlerini, sûfîler ve ashâbü’l-hadîsi kastetmiştir. [Uśûlü’d-dîn, s. 242] Zaman zaman Ehl-i Sünnet ve’l-Cemâat tabirini herhangi bir gruba nisbet etmeden zikrettiği de görülmekte ve büyük ihtimalle sadece Hanefî ulemâsını kastetmektedir. [A.g.e., s. 173-174, 176, 206, 212] İbn Küllâb ve Eş‘arî’yi Ehl-i Sünnet’ten saymakla beraber, onların bazı meselelerde hata ettiklerini belirtmektedir. [A.g.e., s. 28, 44, 52, 53, 65 vd.]
Pezdevî, Uśûlü’d-dîn adlı eserinde Mâtürîdî ile başlayıp zamanla kelâm kitaplarında yerini alan mevzuların hemen hepsine temas etmiştir. Ehl-i Sünnet kelâmının Mâtürîdî ile kuruluşu ve Eş‘arî âlimlerince desteklenişinin üzerinden iki asra yakın bir zaman geçtiği halde Pezdevî kitabının başında bu ilmi öğrenip öğretmenin mubah, hatta farz-ı kifâye olduğunu belirtmiştir. [Me’hazler: el-Fevâidü’l-Behiyye, Mevzûâtü’l-Ulûm, el-Âlâm; Bilmen, Ömer Nasuhi, Büyük Tefsir Tarihi / Tabakâtü’l-Müfessirîn, Bilmen Yayınevi, İstanbul, 1973; Ayrıca TDVİA ile İslam Alimleri Ansiklopedisi’nin ilgili md.lerine bkz.]
***
N e t i c e
İmam Pezdevî (rh.), yukarıda olabildiğince anlatmaya çalıştığımız üzere Ehl-i Sünnet âlimlerinin büyüklerindendir. Bunda kuşku yok. Ama onun söz konusu kitabını okumak, anlamak da herkesin harcı değildir. Öncelikle temel lazım. Ayrıca malumunuz, terceme de bir eserin aynı olmayıp, o eserden mütercimin anladığıdır. Eğer kelâm ilmine ve Arapça’ya vakıfsanız, kitabın aslını alıp o bahisleri oradan kendiniz okuyunuz. “İmam Eş’arî’nin Ehl-i Sünnet’e muhalif görüşleri” diye bir bölüm olup olmadığına, varsa meselelerin nasıl ve hangi ilmî metodlarla ele alındığına bakınız. Esasen kitap “sorunlu” değil, “sorun” bizim gibi temelden yoksun ya da zayıf insanların okuduğunu, belli bir ilmî usûl çerçevesinde değerlendirme hasletinden mahrum olmalarındadır.
“Bu kitabı atayım mı?” demişsiniz.
Hayır atmayın, kütüphanenizde dursun. Belki günün birinde anlatmaya çalıştığımız seviyeye gelir, Arapçasıyla da karşılaştırırsınız.
Akaid hakkında derinleşmek için bunun yanında aldığınız Hisar yayınlarından Fkh-ı Ekber Şerhi, Topaloğlu’nun Maturidiye Akaidi, Sifil hocanin Tahâvî Şerhi, Gümüşhanevî’nin Ehl-i Sünnet İtikadı vb. eserleri de yukarıda belirttiğimiz ölçüler çerçevesinde değerlendirebilirsiniz.
İmam Pezdevî hazretleri İmam Eş’arî’yi Ehl-i Sünnet dışı gösteriyor demek, hayli ağır bir ifade… Bunu sizin de işaret ettiğiniz gibi, ilmî bir tenkit olarak görmek lazım. Hele hele iftira ettiğini hiç düşünmemek gerek.
Dilerseniz meseleyi, açıklamaların son parağrafında geçen önemli bir hatırlatmayla noktalayabiliriz.
Ne diyordu Fahru’l-İslâm Pezdevî rahımehullah, “Bu ilmi (kelâm ilmini) öğrenip öğretmek mubah, hatta farz-ı kifayedir”. Yani Sıradan her Müslümanın bilmesi gerekmez, ama bazılarının mutlaka öğrenip itikadî bakımdan İslâm’a muarız, muhalif görüş ve düşünce sahiplerine doğruyu anlatmaları gerekir ki, Müslümanlar bu sorumluluktan kurtulmuş olsun. Yoksa topyekün vebâl altında kalırlar.
Bizim vaziyetimize gelince; üzerimize düşen, yapmamız gereken, Ehl-i Sünnet inancında ilmî bakımdan ehliyetli-dirayetli-icazetli-ihlâslı, itikadı düzgün, her türlü sapık görüşlere kafası-gönlü kapalı sağlam hocaların ders ve sohbet halkalarından ya da kaleme aldıkları eserlerden akaidimizi-akidemizi öğrenmektir.
Bu sahada temel birkaç eser saymak gerekirse; Arapça ya da terceme Emali ve Şerhi, Ömeru’n-Nesefî hazretlerinin Metn-i Akaidi veya terceme ve şerhi, Allame-i Taftazani’nin Şerhu Akaid’i, Büyük İslam İlmihali’nin baştaki Akaid kısmı, Nimet-i İslâm’ın yine baş kısmındaki itikada dair kısım… Ve sair ilmihal kitaplarının akaid bölümleri…
Wesselâm…
Soru: Nuh tarafından yazıldı. Kategori: Soru - Cevap
*******
Ve aleyküm selam.
Eğer ikram ettikleri şey esasen haram nev’inden değil, içerisine de haram ve zararlı bir şeyin karıştırılmadığından emin isek, “Hediyyetün minallah: Allah’tan hediyedir” diyerek yenebilir. Meselenin şer’î / fetva yönü budur. Ama azimet ve takva ihtiyatlı olmayı gerektirir, yeme-içmede titiz ve dikkatli davranmak lazımdır. Aksi halde ibadetlerimizden zevk alamaz, feyzimizde-nurumuzda inkıtalar yaşarız. Mideye girenin ne olduğu, kimden ve nereden geldiği, helâl mi haram mı, temiz mi mekruh mu şüpheli mi olduğu kâmil bir mü'min için elbetteki çok önemlidir.
Bu meseleyle ilgili geniş bilgi için bkz.
http://www.halisece.com/sorulara-cevaplar/549-ateistin-davetine-icabet-edilir-mi.html