Halis ECE Hoca Efendi, 24 Kasım 2018 tarihinde vefât etmiştir. Karacaahmet Mezarlığı, 5.Ada kısmına defnedilmiştir. Cenâb-ı Hakk mekânını cennet eylesin. Geride kalanlarına da, sabr-ı cemîl ihsân eylesin.

Not: Siteye soru gönderme işlemi kaldırılmıştır. Arşiv niteliğindeki yazılarından ve soru-cevaplarından istifâde edilmesi temennîsiyle...

Müslümanın gayrimüslimle alış-veriş yapması caizdir. Hatta gayrimüslim olan doktora gitmek de caizdir. Şer’î bir mahzuru yoktur. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.), Müslüman olmadığı halde el-Haris bin Kelde'nin doktorluk yapmasına izin vermiş, hatta emretmiştir. [Avnü'l-Ma'bûd Şerhu Süneni Ebî Dâvûd, 4, 14, Hindistan baskısı]

Rasûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) Mekke-i Mükerreme'den Medine-i Münevvere'ye hicret ettiğinde, Medine yolunu iyi bilen müşriki rehber olarak kiraladı. Bunun gibi, Müslüman olanı ve Müslüman olmayanı ile bütün Huzâ'a kabilesi Rasûlullahın (s.a.v.) sırdaşı idiler. [Halil Günenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar,  2, 258]

Aynı alanda alış-veriş yapacağımız dürüst Müslümanlar varsa, onları tercih ederiz. elbette... Fakat, dini-şer'î açıdan Yahudi, Hristiyan ve sair gayrimüslimlerle ortaklık ve alış veriş yapmak caizdir.

Kur'an-ı Kerim’de yasaklanan velâyetten maksat, onlara temsil ve yönetim yetkisi vermektir.

İslâm, Müslümanların başka dinden olanlara kendilerini yönetme ve (vekâlet gibi bazı özel hukuk ilişkileri dışında) temsil yetkisi verme anlamındaki velayet ilişkisini yasaklıyor. Bunun dışında gayrimüslimlerle ortaklık, komşuluk, sıradan arkadaşlık, onlara hediye ve ikramda bulunmak gibi ilişki ve davranışları yasaklamıyor. Nitekim buyruluyor ki: “Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara âdil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adaletli olanları sever.” [Mümtehıne suresi, 8] Kısacası onlara karşı iyi davranmayı, ilişkilerde adalet ölçülerine titizlikle riayet etmeyi emrediyor.

Gayrımüslimlerle münasebetteki ölçülere gelince

Bilindiği gibi İslâmiyet, insanlık için bir saadet ve rahmet vesilesidir. Onun şefkat ve rahmet kanatları ve geniş müsamahası kendisine tâbi olmayanları da kuşatmıştır. Diğer dinlerin sâlikleri kendi dinlerinde görmedikleri rahat ve refahı İslâm memleketlerinde bulmuşlar, hiçbir sıkıntıya mâruz kalmadan hayatlarını devam ettirmişlerdir. Müslümanlar bu husustaki ilâhî emirlere harfiyyen riayet etmişler, en geniş mânâda tatbik etmişlerdir.

Rabbimiz Teala ve Tekaddes hazretleri şöyle buyuruyor: “İçlerinden zulmedenleri hariç, kitap ehliyle ancak en güzel tarzda mücâdele edin ve deyin ki: ‘Bize indirilene de, size indirilene de inandık, ilâhımız ve ilâhınız birdir ve biz O'na teslim olanlarız’.” [Ankebût sûresi, 46]

Bu âyet gibi daha bir çok ilâhî emirler ve hadis-i şeriflerin ışığı altında Müslümanların Ehl-i Kitap’la, İslâm topraklarında yaşayan gayrimüslimlerle yaşayışları ve karşılıklı uyulması gereken esaslar belirtilmiştir. Müslümanlar, hiçbir zaman onlar “kâfirdir” diye saf dışı bırakıp, alâkayı kesmemiş, onlarla inançla alâkalı olmayan birçok meselelerde ortak hareket etmiştir.

Yahudi ve Hıristiyanlarla olan münasebetler, onların itikatları noktasından değildir. Onlarla yapılan dostluk, Yahudilikleri veya Hristiyanlıkları cihetinden olmaz. Onların tasvip edilen taraafları, bazı güzel sıfatları ve sanatları, teknolojik alanlardaki gelişmeliri itibariyledir.

Bir Müslümanın, diğer din mensuplarıyla veya hiçbir inanca sahip olmayan kimselerle inanç bakımından olmasa da, bazı durumlarda müşterek hareket etmesi ve birtakım medenî münasebetlerde bulunmaları mümkündür.

Aynı topraklarda veya aynı dünyada yaşayan insanların zaman-zaman birbirleriyle bir kısım meselelerde fikir alış-verişinde, ticarî veya siyasî görüşmelerde bulunmaları, hatta ittifakları / andlaşmaları tabiidir. Bu durum, milletler arasında olduğu gibi, dar çerçevede şahıslar arasında da görülebilir. Çünkü, her ne kadar o kişi inançsız veya bâtıl bir inanca sahip olsa da, birtakım insanî hasletleri olabilir. Meselâ, insanlığa faydalı bazı çalışmalarda bulunabilir, bir kısım güzel huylara sahip olabilir.

İşte, dinimiz gayrimüslimleri tamamen saf dışı bırakmamış, bütün-bütün irtibatı kesmemiştir. Aynı dünyada yaşamanın verdiği bir beraberlikten dolayı bazı ölçüler dâhilinde onlarla münasebet halinde bulunma yollarını da göstermiştir.

Aynı memlekette, aynı şehirde yaşayan gayrimüslimlerle birbirlerine düşman nazarıyla bakmalarına müsaade etmemiştir. Dinimiz Ehl-i Kitab’ın kadınlarıyla evlenmeyi, yemeklerini yemeyi, hastalandıkları zaman ziyaretlerine gidip, hatırlarını sormayı, komşuluk hukukuna riayet etmeyi bir vazife saymıştır.

Bu vazifeler aynı zamanda dinimizin tavsiyeleridir. Rasûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.),Zimmiye (Müslüman ülkelerde yaşayan Ehl-i Kitab’a) eziyet edenin hasmıyım.” [Keşfü’l-Hafâ, 2, 2341] buyurmuşlar... Böylece Müslümanlara, gayrimüslimlerin haklarını korumayı, onlara sıkıntı vermemeyi emretmişlerdir.

Bu izahların gösterdiği esaslar, bahsini ettiğimiz âyetlerin bir tefsiri mahiyetindedir. Ehl-i Kitap’la olan her türlü muâmele, haram olmamak şartıyla meşru ve mubah sayılmaktadır. Nitekim, Rasûl-i Zîşan Efendimiz (s.a.v.), Ebu Şahme adında bir Yahudi'den veresiye olarak otuz sa’ (yarım deve yükü) zahire (arpa) satın almış, demirden yapılmış zırhını da ona rehin olarak bırakmıştır. [Müslim, Sahih, Müsakat, 24; İbn Mâce, Sünen, Ruhûn, 1]

Bu hadis-i şeriften şu hükümler çıkarılmıştır:

1) Ehl-i Kitap’la alış veriş caizdir.

2) Ehl-i Kitab’ın ellerinde bulunan mülkiyetleri kendi haklarıdır.

3) Peygamber Efendimiz (s.a.v.) dünya malına kanaat etmiş, yetecek miktarda geçinmiştir.

4) Rehin muamelesi caiz olduu gibi, savaş malzemesini zimmiye rehin olarak bırakmak da uygundur. Aynı zamanda rehin, sulh zamanında da caizdir. Hatta Ehl-i Kitap olmayan diğer kâfirlere de, Müslümanlarca alınıp satılması haram sayılmayan şeyleri alıp satmak caiz görülmüştür. [Nevevî, Şerhu Sahihi Müslim, 11, 40]

Kur’ân-ı Kerim’de Ehl-i Kitabın yemeklerinin yenileceği ve onlardan olan kadınlarla evlenileceği şöyle beyan buyurulur:

Bugün, temiz ve güzel olan şeyler size helâl kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yemekleri size helâl olduğu gibi, sizin yemekleriniz de onlara helâldir. Hür ve iffetli mü’min kadınlar ile sizden önce kendilerine kitap verilenlerden hür ve iffetli kadınlar, namuslu olmanız, zina etmemeniz, gizli dost tutmamanız ve kendilerine mehirlerini vermeniz şartıyla size helâldir.” [Mâide sûresi, 5]

Müfessirler, bu âyet-i kerimede geçen yemeklerden muradın onların kestikleri hayvanların etinin yenebileceğini de söylerler. Fahr-i Râzî (rh.) bunlardan birisidir. Asr-ı Saadette cereyan eden şu hâdise de Ehl-i Kitab’ın kestiklerinin yenileceğine açık bir delildir.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Hayber’i fethettikten sonra istirahate çekilmişti. Hayber Yahudilerinden Hâris’in kızı Zeyneb, “Muhammed, davar etinin neresini yemeyi daha çok sever?” diye sordu. Kol ve kürek etini yemeyi daha çok sevdiğini söylediler. Zeyneb hemen bir keçi kesti, kızarttı. Daha sonra da her yerine öldürücü zehir sürdü. Kol ve kürekleri ise daha fazla zehirledi. Peygamberimiz’in (s.a.v.) konak yerine götürdü. “Yâ Ebe’l-Kasım, bunu sana hediye ediyorum” dedi. Peygamberimiz (s.a.v.), kızartmanın kolundan bir parça koparıp ağzına aldı. Fakat, onu yutmayarak hemen dışarı attı. Ashabına, “Ellerinizi yemekten çekiniz! Şu kürek eti, zehirlenmiş olduğunu bana haber verdi” buyurdu. [İbn Hişam, Sîre, 3, 352]

Burada da görüldüğü gibi, Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.) bir Yahudi ailesinin kesip pişirdiği hayvanın etini yemek için tereddüt etmiyordu.

Ehl-i Kitab’ın verdiği hediyeyi almak caiz olduğu gibi, onlara birtakım hediyeler vermek de caizdir.

Meselâ Peygamberimiz Efendimiz (s.a.v.) , İslâm’a dâvet için mektup gönderdiği yabancı devlet adamlarına, elçi ile birlikte hediye göndermiş, onların da karşılık olarak gönderdiği hediyeleri kabul etmiştir.

Yine Peygamberimiz (s.a.v.), Medine’de bulundukları devirde Mekke’de kıtlık başgöstermişti... Açlık tehlikesine kapılanlara müşrik de olsalar yardımda bulunmaktan geri durmadı… 500 dinar (altın) gönderdi. Ebû Süfyan’la Safvan bin Ümeyye’ye teslim edilmesini ve onların da Mekke fakirlerine dağıtmalarını istedi.

Bu vak’adan hareket eden fıkıh âlimlerimiz, Müslümanın gayrimüslime hediye vermesinin ve onlardan hediye almasının caiz olduğunu söylemişlerdir. [İbn Âbidin, Reddü’l-Muhtâr ale’d-Dürri’l-Muhtâr, 5, 420]

Asr-ı Saadet’te cereyan eden başka bir hâdise de bu meseleye ışık tutmaktadır. Hz. Ebû Bekir’in kızı Esmâ validemiz (r.anhuma) anlatıyor:

Rasûlullah (s.a.v.) zamanında müşrik olan annem, bir kere kuru üzüm, yağ hediyeleriyle bana gelmişti. Ben hediyeleri kabul etmeyi, kendisini de evime koymayı istemedim. Rasûlullah’a gelerek sordum:

Yâ Rasûlallah, annem, oğlu Hâris’le beraber yanıma geldi. Bana sokulmak ve mukabele görmek istiyor. Anneme hürmet gösterip iltifat edebilir miyim?” dedim. Rasûlullah (s.a.v.), “Evet, annene hürmet et ve iltifat eyle[Buharî, Sahih, Hibe, 26] buyurdu.

Hadisten de anlaşılacağı gibi, Peygamberimiz (s.a.v.), Hz. Esmâ’nın annesinin getirdiği yiyecekleri kabul edip, müşrik olsa da ona hürmette kusur etmemesini tavsiye etmektedir. Bu hadis-i şerifi, “Müslümanın, kâfire hediye vermesinin cevazı” adı altında açtığı bâbda zikreden Buhârî, hadisin bu meseleye delil olduğunu belirtir.

Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) gerek Mekkeli hemşehrilerine gösterdiği âlicenaplık, gerekse Hz. Esmâ’ya verdiği ruhsat, onun güzel ahlâkın tamamını üzerinde topladığını bir kere daha gösterir. Çünkü burada aynı zamanda sıla-i rahim de bahis mevzuudur. Kişinin yakını olan kimseler gayrimüslim de olsa onlarla münasebeti ve insanî davranışları kesmemelidir. Komşusu ise gerektiğinde yardımda bulunmalı, hasta olunca ziyaret etmeli, davetine icabet edip yemeğini yemeli, bir meseleyi tartışırken şahsını rencide edici söz ve davranışlardan sakınmalıdır. Hatta, Ehl-i Kitap olanların kızlarıyla evlenmeyi de dinimiz caiz görmüştür.

İnsânî münasebet ve muameleler yanında gayrımüslimler, aynı safta Müslümanlarla savaşa da katılmışlardır. Mekke fethinden sonra vuku bulan Huneyn Savaşı’nda İslâm ordusunda seksen kadar müşrik vardı. Müslümanlarla omuz omuza verip, harp etmişlerdi.

Bu nevi münasebetlerde dikkate alınacak en mühim nokta, İslâmiyeti yaşayarak onlara en güzel şekilde örnek olmaya çalışmaktır. Çünkü bir gün gelir, onun hoşuna giden bir hareket veya bir söz, hidayetine vesile olabilir.

Bütün bunlarla birlikte bazı kimseler, Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) zamanında yaşamış olan Ehl-i Kitap’la, bugünkü Ehl-i Kitap arasında fark olduğunu ileri sürerek, bu hükümlerin zamanımızda tatbikinin kabil olmadığını söylüyorlar.

Öncelikle şu hususu belirtelim: Kur’an-ı Kerim, belli bir asra, belli bir zamana hitap eden bir kitap değildir. O, her asırda sanki yeni nâzil oluyor gibi tâzeliğini ve gençliğini-geçerliliğini muhâfaza etmektedir. Bu sebeple âyetlerin hükmü kıyâmete kadar câridir, bâkidir.

Diğer taraftan, Kur’ân’da sözü edilen Ehl-i Kitap’la günümüzdeki Ehl-i Kitap arasında inanç noktasından fazla bir farklılık bulunduğu, o zamanki Ehl-i Kitab’ın günümüzdeki Ehl-i Kitap’tan daha iyi olduğu da söylenemez. Nitekim, bir âyet-i kerimede Asr-ı Saadet’teki Ehl-i Kitap fâsık olarak bildirilmektedir:

“(Rasûlüm) de ki: Ey Ehl-i Kitap! Siz, ancak şunun için bizden hoşlanmıyorsunuz. Biz, Allah’a, bize indirilene ve bizden daha önce indirilmiş olana îman ettik de onun için. Sizin çoğunuz ise îmandan çıkmış fâsıklarsınız.” [Mâide sûresi, 59]

Yine Fâtiha sûresinde Hristiyan ve Yahudilersapık” ve “Allah’ın gadabına uğramışlar” olarak ifâde buyurulur.

Asr-ı Saadet’teki Ehl-i Kitap’la günümüzdeki Ehl-i Kitap, Allah inancı hususunda da aynı düşüncededir. Meselâ Hıristiyanlar, Asr-ı Saadet’te de teslis / üçlü ilâha inanıyorlardı, bugün de aynı inanca sahipler. Hatta zamanımızdaki Hıristiyanlardan üçlü ilâh inancı yavaş-yavaş yerini tevhide terk etmektedir. Zaman zaman gazetelerde okuduğumuz şekilde, İslâmiyeti seçen Hıristiyanların durumu da buna delildir.

Bu değişiklik sosyal yapı bakımındanda müşâhede edilmektedir. Meselâ, Hristiyan devletler bir hürriyet ve demokrasi içerisinde idâre edildiklerinden, buralardaki sosyal durum hem İslâmî hizmet ve gelişmelere müsaittir, hem de Müslümanların dinlerini rahatça yaşamalarına imkân tanımaktadır. Gün geçtikçe Müslüman nüfusun bu topraklarda artış gösterdiği hatırlanırsa, bu mesele biraz daha aydınlanacaktır.

Bazı Batı ülkelerinde üzücü gelişmeler olmakla birlikte kimilerinde de Müslüman nüfusa kolaylıklar gösterilmesi kayda değer müsbet gelişmelerdir.

Ayrıca demokrasi ile idâre edilen ülkelerde Müslümanlar, mühim haklar elde etmekte ve bu haklar devlet tarafından da verilmektedir.

Yılbaşı Hakkında

yilbasi

Go to top